BUGÜN VİYANA’DA ikinci günümüz. Burada çok rahat ettik. Buna ilk sebep Tuba’nın yemekleri. Avrupa’da nerede ne yiyeceğinizi şaşırıyorsunuz, kızımın dediği gibi tüm içeceklere alkol, tüm yiyeceklere domuz katılmış olabiliyor. Tuba’dan öğreniyoruz ki, fırınlarda satılan ekmeklerde bile koruyucu katkı maddesi olarak domuz kullanılabiliyormuş. Bu yüzden herşeyin üzerini tek tek okumak gerekiyor, ve biz Almanca bilmiyoruz. Macaristan’da yediğim poğaçalar (Macarcası da poaça, öyle çok ortak kelimemiz var ki, bu Macarların Hun olması bir tarafa, 160 yıllık Türk idaresinin de bir sonucu olsa gerek) hayıflanıyorum, nerden bilirdim ekmekte bile domuz olabileceğini. Güya ekmek, peynir ve biraz meyve suyu bir öğün geçiştirmek için helal bir gıda seçimi idi. Allah beni affetsin. Tuba’nın nefis Türk mutfağının, Fatih’in profesyonel rehberlere taş çıkartan rehberliğinin (çünkü onlar Fatih kadar entelektüel insanlar değiller, o herşeyin tarihçesini, sembollerin anlamını biliyor, Batı medeniyeti, İslam medeniyeti karşılaştırmaları yapabiliyor, çok akıllı ve bilgili bir genç adam) dışında burada metro ile her yere ulaşmak mümkün, hatta bir metrodan diğer hatta geçildiği için yürümek bile gerekmiyor, şehrin bir ucundan diğer ucuna çok kısa sürede varılıyor. Zaten şehirde çok az araba var, arabaları park etmek sorun, bu yüzden herkes toplu taşıt araçlarını kullanıyor. Gerçekten de rahatlar.
Bu dinlenceden sonraki durağımız benim çok merak ettiğim Hundertwasser Evi. Bu ev Viyana Belediyesi’nin sosyal konut olarak inşa ettirdiği bir apartman. Friedensreich Hundertwasser tarafından 1983-1985 yılları arasında yapılmış. Bu mimar kainatta hiç düz çizgi yoktur, dolayısıyla bu düz çizgiler mimaride kullanılmamalıdır, insanın doğasına da aykırıdır tezinden yola çıkarak yamuk yumuk ama çok sevimli bir bina yapmış. İçinde insanlar oturuyor sadece dışarıdan fotoğraflayabildik. Rengarenk hoş bir yapı. Bence de şehirlerde böyle farklı sıradışı yapılar olmalı, herşey dümdüz ve birbirinin aynı olmamalı. Zaten Viyana ve çevresi bir mimari harikası, hem eski dönemde, hem yeni dönemde burada çok güzel yapılar tasarlanmış. Denilen o ki, Viyana’ya sadece mimari okumak için gelmek gerekirmiş, laf aramızda diğer branşlarda eğitim pek de mükemmel değilmiş. Zaten yapıları, ulaşım kolaylığı, bize göre epeyce ileri demokrasi ve özgürlük anlayışı ve içindeki Müslümanlar bu şehri değerli kılıyor.
Bu orijinal evlerin hemen karşısında hediyelik eşya dükkanları bulunuyor, oradan burada çok meşhur ve çok satılan bir turistik meta olan Mozart çikolatalarından alıyoruz, elbette almadan hangisi yenilebilir diye Fatih’le Tuba’ya soruyoruz. Zira çikolatalar kafelerde gördüğünüz muhteşem pastalar da sıklıkla alkol ihtiva edebiliyor. Neyse ki Avusturyalılara sorunca yadırgamadan cevap verip, “şunda alkol var bunda yok” diye söylüyorlar. Buradaki gibi sosyetik bir mekanda alışveriş ederken “Vay yobaz vay, nolucak çikolatadaki iki damla alkolden” hitabı ile karşılaşmıyorsunuz. Düşünüyorlarsa da, şükür ki söylemiyorlar.
Akşam davet edildiğimiz bir Türk evine çaya gideceğiz. Bu yüzden acele acele şehrin görülmesi gereken noktalarını arşınlıyoruz.
Sebile ve Özkan bizi çok sıcak karşılıyorlar. Onlar buraya geleli sekiz yıl olmuş. Bu arada Fatih bize anlatıyor. İmam Hatip ve başörtüsü mağduru öğrenci arkadaşlar burada çok kötü şartlarda çok az paralarla okumuşlar, Fatih’in anlatımı o ki, bazı arkadaşlar kanını satmış, mubalağa etmiyorum, düzenli olarak kan vermeye gidiyorlarmış ki biraz paraları olsun. Verilen cüzi burslarla okumak çok zormuş, ve başka yerden burs buldukları takdirde Türkiye’den onlara burs yollayan vakıf ve kurumlardan “burslarınız kesilecek” tehdidi ile de karşılaşıyorlarmış. Üstelik bu kurumlar öğrencilerin kendi meşrep ve anlayışları dışında Müslüman başka vakıflarla da ilişki kurmasına, yardım almalarına mani oluyorlarmış. Amerikan eski başkanının “ya bizdensin, ya düşman” anlayışı onlara da sirayet mi etmiş acaba!?
Kızlar ayrı erkekler ayrı zorluklar çekmişler. Hele 11 Eylül sonrası şartlar, okullardaki gerginlik, hocalardan işitilen laflar, ayrımcılıklar onları çok zorlamış. Büyük bir kısmı böyle siyasi meselelere cevap yetiştirecek kadar seri Almanca da bilmiyormuş. Maddi manevi çok yıpranmışlar, şimdi Türkiye’de olup bitenlere meselenin hala düzelmemiş olmasına, Müslümanların da neredeyse mevcut durumu kabullenen, entegre olan vaziyetine çok içerliyorlar. Ne kalmak mümkün ne dönmek durumunda yaşıyorlar, evlenmişler, çocukları olmuş, gelecekle ilgili şüpheliler. Bu konuda bir tez çalışması yapılmalı, yahut bir ciddi kapsamlı belgesel çekilmeli diye düşünüyoruz. Tek tek insanlarla görüşülüp hikayeleri dinlenmeli, onlara ilgi gösterilmeli, zira kendilerini çokça unutulmuş, kaderlerine terk edilmiş hissediyorlar.
Onlar ve yolda selamlaştığımız niceleri bizim için Viyana’nın en güzel tarafı idi. Burada epeyce Müslüman var, ekseriyeti Türkler, sorunları var, ilgilenilmeyi bekliyorlar. Bizimle memlekete çokça selam, biraz da sitem gönderiyorlar…



